90’lık devrimci Hatice Ana

hatice ana 3PKK’nin doğuşuna tanıklık eden, 80’li yıllardaki direnişiyle tanınan Hatice Altun Almanya’nın Köln kentinde bu sabah hayata gözlerini yumdu.

Altun’un anısına, Yeni Özgür Politika’nın PolitikArt ekinde 26 Ağustos 2012 tarihinde Salih Doğan imzasıyla yayınlanan “90’lık devrimci Hatice Ana*” yazısını yayınlıyoruz:

Kökleri Dêrsim’e, oradan Kayseri Sarız’a, Ankara-Tuzluçayır ve nihayet Almanya’nın Köln kentine uzanan 90 yıllık bir yaşam. Bir oğul, iki torunun uğruna yaşamlarını verdikleri özgürlük kavgasına, çocukları ve onların arkadaşlarını takip için gittiği hapislere kendisi de giren bir ananın yaşam öyküsü…

Hatice Altun veya herkesin deyimi ile Hatice Ana, Dêrsim sürgünü Kürt Alevi bir ailenin çocuğu olarak Kayseri’nin Sarız İlçesi’nde dünyaya gelir. Daha küçük yaşlarda haksızlıklara karşı çıkması, kişiliğinin en belirgin özelliklerinden biri olur. 1960’lı yılların sonlarında ailesiyle Ankara’da Alevi ve yoksulların yoğun olarak yaşadığı Tuzluçayır semtine taşınır. Kültürleri ve kimlikleri nedeniyle burada karşılaştıkları zorlukları belki de en yoğun Hatice Ana yaşar. Yıllar sonra oğlu Rıza, şöyle anlatır Ankara’da yaşadıklarını:hatice ana 2 (2)

“İlk geldiğimiz yıllarda epey zorlandık. Pek Türkçe bilmiyorduk. Zazaca öğrenmiştik. İnanç olarak birbirine yakın olsa da bu çelişki öne çıktı. Hatırlıyorum, ilk gittiğimizde herkes bizi horluyordu. Hatta aralarında bugün bizim arkadaş olanlar da var. ‘Kürtler, Türkçe bilmiyorlar’ diye bir aşağılama durumu vardı. Bu çok zorlayıcı oluyordu. Çocuklar günlük ilişkilerde reddediliyor, aşağılanıyor ve kovuluyordu. Annemin giyim tarzı çok aykırı geliyordu. Klasik Zaza kadınların giyimi kuşamıydı. İlk defa öyle bir şey görüyorlardı; sokağa çıktığı zaman çocuklar peşine takılıyordu. Bir süre sonra anneme giyimini değiştirmesi için baskı yapmaya başladık. Kofiyi indirdik, yerine baş örtüsü. İki üç katlı elbise yerine bir entari. O günkü mahallenin standartlarına uydurduk. Ama uzun yıllar annem buna tepkisini sürdürdü. Herkes bir başörtüsü kullanırdı, annem 2 tane kullanırdı. Sanıyorum halen öyledir. Onun gizli tepkisi sanıyorum bugün de sürüyor.”

Hatice Ana, kendisine oldukça ters gelen bu yeni ortamda da çocuklarını haksızlıklara boyun eğmeyen bir tarzda yetiştirir. Bu arada 1970’lerin devrimci uyanışı Tuzluçayır’ı da sarsmıştır. Çok geçmeden başta oğlu Rıza olmak üzere tüm çocukları sol düşüncelere sempati duymaya başlar. Oğlu Rıza şöyle anlatır bu durumu: “Kendimizi sol muhalefetin bir parçası olarak görme durumu hakimdi. Özellikle Denizlerin idamında annem sürekli ağlıyordu. Tepkisi yoğundu. Fakat herhangi bir bilinçten ziyade kendiliğinden bir durum ortaya çıktı. 68’den 73’lere kadar bu biraz böyle yürüdü. Çok fazla örgütlü olmayan ama gelişen sol eğilimlere sempati duyan bir durum vardı.”

1974-75 yıllarında ise Kemal Pir’in Tuzluçayır’a gelmesi ile Altun ailesi ve Tuzluçayır gençleri için bu genel devrimcilikten Apoculuğa geçiş süreci başlar. Altun ailesinin evi bundan sonra Apocuların en temel uğrak yeri olur. Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan’dan Kemal Pir’e, Hayri Durmuş’tan Mazlum Doğan’a, Cemil Bayık’tan Duran Kalkan’a kadar PKK’nin öncü kadrolarının uğradığı bir ev olur. Tuzluçayır, Apocuların üniversite öğrencileri dışında Ankara’da halkla buluştukları ilk mahalle olurken, yeni yeni örgütlenen Apocuların ilk eğitim yerlerinden biri de Altunların evidir artık. Öcalan’ın da aralarında bulunduğu onlarca genç günlerce eve kapanıp eğitim görürler. Hatice Ana ise onlara yemek ve çay taşıma görevini üstlenir. Hatice Ana, bir röportajda o günleri şöyle anlatır:

“Başkan gelip konuşuyordu. Çocuklar, arkadaşlar hep salonda oluyordu. Seminer veriyordu. Masaya çıkıp konuşuyordu. Bir yanlış olursa Başkan düzeltiyordu. Oturuyordu, onları dinliyordu. Biz de ancak yemekle, çayla uğraşıyorduk. Tuzluçayır’a kızlar geliyordu. Rıza bırakmıyordu kızlar yemek yapsın. ‘Bana yardım etsinler’, ‘Yok’. Sonra Muzaffer onlara kızdılar. Başkan dedi ki ‘Ana tek başına gidiyor bu kadar yemek yapıyor. Ekmek getiriyor. Siz niye yardım etmiyorsunuz?’ diye.”

“Başkanımız var. Biz çok seviyoruz“ diyen Hatice Ana, şöyle devam eder:

Yemeğini yedi. Çayını içti. Dedim ‘Sen git yat’. ‘Niye? Sen beni kovuyorsun’ dedi. ‘Ben seni kovmam. Arkadaşlar hep ayakta durmuş. Açtır. Bunlar da yesin’ dedim. ‘Peki’ dedi (gülerek) ‘Sen öyle söylemişsin ben gidiyorum’ dedi. Gitti yatağa girdi.“

Eve gelen giden gençlerin haddi hesabı yok. Odaya girip günlerce çıkmazlar. Hatice Ana ne olduğunu çok merak eder. Bir gün kapıdaki delikten odaya bakar. O gün yaşadıklarını ise şöyle anlatır: „Kemal Pir geldi. Mazlum Doğan geldi. Çok geldiler. Önce bize göstermiyorlardı. Odaya koyuyorlardı, gizliyorlardı. Ben de onun için delikten baktım. Kadınlara güvenmiyorlardı. ‘Gidip bir yerde söyler’ diye düşünüyorlardı herhalde. Başka ne düşünsünler? Ben de dedim ‘Bunlar kimdir? Bir göreyim’. Ama Rıza bırakmadı. Bu sefer Başkan delikte görünce yakalandım (gülerek). ‘Ana burada ne arıyorsun?’ dedi. Dedim ‘ben hizmet yapıyorum. Her şeyi yapıyorum. Niye bırakmıyor ki ben bakayım’. Rıza geldi ‘Sen ne konuştun’ dedi. Ben de ‘Ne bileyim ne konuştum. Sen bu kadar deliği bana fazla gördün’.“

Bundan sonra Altun ailesinin tüm yaşamı Kürt mücadelesine göre şekillenir. Apocuların hergün artan sayısı karşısında evin odaları yetmez. Tüm Apocular belki de komün yaşamını ilk kez uyguladıkları bu evi büyütmeye karar verirler. Bir sabah onlarca genç evi yıkıp daha büyük bir ev yapmaya başlarlar. İki gün içinde onlarca kişinin yatabileceği 3 oda bir salondan oluşan 105 metrekarelik ev haline gelir. Bu ev Apocuların kendi elleriyle inşa ettikleri ilk evdir.hatice ana 2 (1)

Hatice Ana da herşeyi bir kenara bırakıp çocuklarının arkasına takılır. Önceleri yemek ve çay yapan Hatice Ana, sonraları artık işi büyütüp Apocuların kitaplarını, silahlarını saklar. Bir gün Ankara’nın meşhur Derin Araştırma Laboratuvarı’nın (DAL) polisleri eve baskın düzenler ve arama yaparlar. Hatice Ana, silahı kömürlüğün altına gömmüştür. Polislerin gözü hep Hatice Ananın üzerindedir. O nereye baksa orayı ararlar. Bunu farkeden Hatice Ana, hep farklı yerlere bakarak polisleri aldatır. Yıllarca tek bir kağıt bile yakalatmaz. Artık ev baskınları, polis işkenceleri yaşamın bir parçası olmuştur Altun ailesi için.

Yaşadıklarından epey şey öğrenirler. Gizlilik temel ilkedir. Gelen hiç kimseye isim, nereli olduğu veya niye geldiği sorulmaz. Bilinenler varsa da hiçbir yerde ve hiç kimseye söylenmez.

1979 yılında oğlu Rıza’nın yakalanması ile cezaevleri artık Hatice Ananın ikinci adresi olur. İki haftada bir 17 saat araba yolculuğu yaparak Ankara’dan Diyarbakır’a görüşe gider. 12 Eylül darbesi ile birlikte kızı Bezar da Diyarbakır zindanına düşer. Zulmün ayyuka çıktığı dönemlerde çocuklarıyla 5 dakika görüşmek için yollara çıkar.

Bir gün Esad Oktay Yıldıran ile karşılaşır. Oğlunu görmek istediğini söylemesi üzerine Esat Oktay, „oğlun öldü“ der. Hatice Ana’nın „Olsun, geride 6 çocuğum ve torunlarım var, onları büyüteceğim bu mücadele için. Onlar da yetmezse yeniden çocuk doğuracağım“ demesi üzerine Esat, sesini kesmek zorunda kalır.

Okuma yazma bilmeyen Hatice Ana Genelkurmay’dan Cumhurbaşkanlığı’na kadar Amed zindanındaki işkencenin son bulması için dilekçe yazdırır. Gazetelere, avukatlık bürolarına, insan hakları kuruluşlarına giderek bu zulmün son bulması için mücadele eder. Okuma bilmezse de Sinop, Mersin, Adana, Antep, Eskişehir cezaevlerine sürgün edilen çocuklarının peşinden yılmadan gider. Artık tüm Apocuları kendi çocuğu görür Hatice Ana.

Yine tutsaklara tek tip elbise giydirme ve işkencenin arttığı bir dönemde Hatice Ana ve bir grup tutsak yakını, Türk Meclisi’ni işgal ederler. İşgal eyleminin ardından Hatice Ana tutuklanarak Ulucanlar Merkez Kapalı Cezaevi’ne konur. Sorgu sürecini ve tutuklamayı şu cümlelerle anlatır:

„3 ay cezaevinde kaldım. Ankara’da. Biz meclisi işgal ettik. ‘Özal’ı görmeyinceye kadar gitmeyeceğiz’ dedik. Bu sefer bizi savcıya ihbar ettiler. Bizi aldılar, sorguya çektiler. Savcı, ‘Siz meclisi basmışsınız’ dedi. ‘Biz basmadık. Soru sorduk. Rica ettik. Ne basması‘ dedim. ‘Sizin önderiniz kimdir’ dedi. ‘Önderimiz biz kendimiziz’ dedim. ‘Yani ben ihbarcı olacağım. Şimdi birisinin ismini vereceğim, ben kurtulacağım. Ben vermiyorum işte. Benim diyorum’ dedim. Zorladı zorladı kızdı. Bağırdı bana. ‘Bunu götürün. cezaevine’ dedi.“ Böylece Hatice Ana, ilerleyen yaşına rağmen cezaeviyle de tanışmış olur. 3 ay yatar ve çıkar.

O kadar hızlı ve keskin ki mücadele için yapmadığı iş kalmaz. Cezaevleri arası not getirip götüren, içeri ile dışarının bağını sağlayan bir görevin içinde bulur kendini. Yakalanan birinin ifadesi üzerine 17 üniversite öğrenci ile birlikte gözaltına alınır. Sorguda tüm baskılara rağmen kuryelik yaptığını kabul etmez. Ama 17 üniversite öğrencisi ile basının karşısına çıkarılır. Ertesi gün gazeteler 17 PKK’li ile yaşlı bir kuryenin yakalandığı haberlerle doludur.

Hatice Ana ta ilk günden itibaren ‘Kürdistan’ı göreceğim, Kürdistan’ı görmeden ölmeyeceğim’ der ve bu uğurda mücadelesini sürdürmeye devam eder. 1991 yılının Nisan ayına gelindiğinde gerilla olan oğlu Haydar Altun’un Haftanin’de bir operasyonda yaralı bir şekilde Türk ordusunun eline düştüğü haberini alır. Bunun üzerine tekrar yol görülmüştür Hatice Anaya. Yola düşerken de, „Oğlum şehit düşsün ama inşallah düşmanın işkenceleri karşısında bir kelime bile söylemez“ der. O dönem Diyarbakır HEP İl Başkanı Vedat Aydın ve bazı avukatlarla OHAL Valisi ile görüşür. Tüm girişimleri sonuçsuz kalır. Daha sonra oğlunun işkencede öldürüldüğünü öğrenir. Ama bir türlü cenazesine ulaşamaz.

Altunların Ankara’daki evine taziye ziyaretleri başlar. Hatice Ananın gözünden tek bir damla yaş akmaz. Soranlara ise „dost var, düşman var. Ağlayarak düşmanlarımı sevindirmem“ der. Tüm üzüntüsünü ve gözyaşlarını içine akıtan Hatice Ana, gece yatağında gizli gizli ağlar.

‘Sen ne biçim kadınsın, ne kadar duygusuzsun çocukların, torunların işkencede, ölüyor sen bir damla gözyaşı bile dökmüyorsun’ diyenlere de ‘Binlerce Kürt çocuğu var, benim ki onlardan farklı mı?’ diye cevap verir Hatice Ana.

Yine 1990’lı yılların başında Bekaa’ya Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan’ı görmeye gider. Geçmişten, yaşananlardan uzun uzun konuşurlar. Hatice Ana bazen duygulanır, bazen de kızarak yadeder geçmişi.

Yıl 1997 olduğunda Hatice Ana üzerindeki devlet baskısı artar. Artık O da sürgüne mülteci yaşama doğru yol alır. Almanya’da sürgünde yaşayan kızının yanına gitmek zorunda kalır. Siyasi iltica talebinde bulunur. Mahkemeye çıktığında mahkeme başkanı,

„PKK Terörist“ deyince Hatice Ana onları azarlar. „Asıl terörist sizsiniz, Türk devletine panzerler, tanklar, silahlar vererek Kürtlerin katledilmesine ortak oluyorsunuz“ der. Yaşlı bu kadının ani çıkışı karşısında ses çıkmaz mahkeme başkanından. Bir süre sonra siyasi iltica talebi kabul edilir.

Hatice Ana’nın Kürt Özgürlük Mücadelesi saflarına katılan iki torunundan Salih Doğan Yıldırım (Cumali) 28 Ağustos 2005 tarihinde Van’ın Başkale ilçesi kırsalında Türk ordusu ile girdiği çatışmada yaşamını yitirir. Sinan Altun (Doğan) ise 21 Nisan 2006 yılında Xinere’de İran devletinin topçu saldırısında yaşamını yitirir. Çok yaşlı ve yatağa düşmüş olan Hatice Ana’dan torunlarının yaşamını yitirdiği saklanır. Ancak Hatice Ana, gelen gidenlerin çok olmasından kuşkulanır, „Torunlarıma kötü birşey oldu, bana söylemiyorsunuz“ der.

On Temmuz 13th, 2014, posted in: Adanmış Hayatlar, KJKONLINE by