ARMAĞAN KÜLTÜRÜ

1400Neolitik dönem derken, tarım ve köy devrimine yol açan kadın öncülüklü bir toplumda, basit kulübe ve evlerin ilk kez inşa edildiği, bitki tohumlarının kurutulup bir sonraki mevsime ilk kez saklandığı bir zamandan bahsediyoruz. Bu ilkler zamanı; insanların barınmak için kaya altlarına ve mağaralara mahkûmiyetinin sonunun, beslenmek için toplayıcılık adına saatlerce süren zorlu yürüyüşlerin mecburiyetinin ortadan kalktığı, devrimsel bir zamandır. Köy ve tarım devrimi insanlığın yazgısını böylesine değiştiren bir niteliğe sahiptir. Yerleşik bir yaşam yaratmıştır. Yerleşik yaşamda barınma ve beslenme ise toplumsal ekonominin temelidir.

Barınma ve beslenme toplumsal ekonominin temelidir

Ekonomi denilince bazılarının aklına her ne kadar hep para gelse de gerçek ekonomi toplumsal olan ekonomidir. Paranın esamisinin okunmadığı neolitik zamanın köy ve tarım kültürünün ekonomisidir. Bunun içindir ki, barınma ve beslenme toplumsal ekonominin temelidir. Öz olarak ekonomi, yerleşik yaşama geçenlerin birikimine ve biriktirmesine dayanır. Köy ve tarım yaşamının komünalliğine koşutlaşmış olarak köy ve tarım ekonomisi de kadın eksenlidir. Ev ve kulübe inşası ile yine yiyeceklerin ilk depolanması, saklanması gibi etkinlikler bugünkü kapitalist modernitenin bu işleri yaparken ki mantığıyla hiç alakası olmayan bir şekilde, toplumsal bir amaçla gerçekleştirilmiştir.

Günümüzde kapitalizmin şekil vermek istediği dünya, kesinlikle barınma ve beslenme ekonomisini gidermediği gibi tam tersine evsizlik ve ekmeksizlik dünyasına dönüşmüştür. Çünkü biliyoruz ki kapitalizm, toplumsal ekonomi düşmanlığıdır. İlk ekonomik faaliyetler diyebileceğimiz faaliyetlerin tekelleştirilmesi, insanların ekonomisizleştirilmesi ve bu toplumsal ekonomik faaliyetler üzerinde hegemonya kurulmasıdır. Kapitalist modernitede satın almak ve satmak söz konusudur. Oysa ekonomide esas olan yapmak ve kullanmaktır. Toplumsal olanla toplumsal olmayan bu kadar birbirinden ayrıdır.

Neolitik ve sonrasında kadın öncülüklü toplumsal ekonomi, insanlığın temel yaşamsal ihtiyacını üretmek içindir. Bu tarz bir ekonomi yaratılmazsa ya da var olan toplumsal ekonomi tamamen ortadan kaldırılırsa, toplumsal ekonomisizlik doğar. Bu da aslında köy ve tarım yaşamının bitişi olur. Böyle bir durumun insanlık için ne büyük tehlikeler yaratacağını ve ne anlama geleceğini kavramak zorundayız.

Neolitikte de biriktirme ve harcama vardı. Fakat bu işler alım-satım amacıyla değildi. Tacir ve pazarlamacıların düşünce yolu ve yöntemleriyle değil, oldukça bilgece bir iş olarak, başta çocuklar ve çevredekiler içindir. Neolitikte insanlık için biriktirilirdi. Ekonomi kendisi dışında başkalarını düşünerek yapılan en ahlaki ve politik eylem ve etkinliklerdi. Bu açıdan kadın eksenli toplumsal ekonomi, oldukça insani bir çalışmadır. Çalışma, özgür bir yaşamı ve toplumu ancak insani bir ekonomi içinde yaratabilir. Bunun dışında kalan çalışma köle, serf ya da emeğini satan işçi olmaktır. İnsani ve toplumsal ekonomide birikim kapitalist modernitedekinden oldukça farklıdır. Birikime farklı bir yaklaşım vardır. Açgözlülük yaparak, ihtiraslar içinde biriktirmekle, yeniden üretmek-çoğaltmak, çürümesin ve herkes yararlansın diyerek biriktirmek arasında ciddi ve önemli bir anlayış farkı vardır. Bu fark ideolojiktir.

Yaşamı ilgilendiren her konu ideolojiktir

Ekonomi de ideolojik bir konudur. Ekonomi yaşamı direkt olarak ilgilendiren temel konulardandır. İdeoloji sadece teorik değil, bir bütün yaşamsal ve pratiki olduğu için, bizim ekonomi ve ekonomi biçimlerine yaklaşımımız da bir ideolojik bakış açısını gerektirir. Barınma ve beslenme gibi temel ekonomik konuları ele alırken, neolitik dönemin ana-kadın kültürü bizim için belirleyicidir. Kazı yapılan tarihi mekânlarda ortaya çıkan eserler de göstermektedir ki; uygarlık öncesi dönemin resim ve heykellerinde ana-kadın biçimi yaygın ve hâkimdir. Zaten hem toplumsallığın hem de insanın çocukluktan itibaren temel beslenme ve barınma kaynağı hep ana olmuştur. Bu anlamda insan yaşamı, tarihsel toplumun bir yansımasıdır. Bir projeksiyon cihazının ışıkları, kendi içinde barındırdığı film karelerini nasıl duvara yansıtıyor ve biz filmi duvarda görüyorsak, toplumsallığın özünde var olan her bir değerin iz düşümünü insanın kendisinde bulabiliriz, görebiliriz. Bu toplumsal iz düşüm, insan var oldukça asla yok olmaz bir karakter taşır. Fakat kapitalist modernite yaşantısı ispatlamıştır ki, günümüzün insan gerçeği bozulmalarla, çürümelerle bu toplumsal karakterini yitirebiliyor.

İnsanlıktan çıkan insan…

Bu büyük bir tehlikedir. İnsanlığın yok olmasına neden olacak bu sakat anlayış, neolitik zihniyetine karşı, avcılık kültürüyle birlikte erk(ek)leşen toplumsal zihniyetten kaynağını alıyor. Tecrübe ve analitik aklın gelişimine dayalı bu feraset, milattan MÖ. 4.000’lerde neolitik toplumun yarattığı tüm toplumsal değerleri hızla tüketmeye başladı ve insanlığı tüketerek bugüne kadar geldi. Avcılıkla başlayan bu kültürün gelişimi, köy ve tarım devriminin yaratığı komünal dünyaya tam bir yıkım getirmiştir. Bunun için ticaret zihniyeti ve kültürünün erkek egemen kültürüyle çok ciddi bağları vardır. ‘İş adamları’ bolluğu kaynağını bu kültürden alıyor. Bu karşı devrimsel nitelikli ‘uygarlıksal gelişmeyi’ sadece avcı erkek egemen anlayışın başarısı olarak görmek de yanlış olur. Toplumsallığın dağıtılışı, biriken değerlere el konulması, kutsal-anaya ihanet, zihin körelmesi, mücadelesizlik ve yeteneksizlik… Ürün çokluğu, dağıtım sorunları… Biriken değerleri gasp etme, işgaller-talanlara belli bir zemin yaratmıştır.

Vermek, ihsan sahibi olmaktır

Ekonomik olarak ortadan kaldırılmak istenen “Armağan kültürüdür.” Armağan kültürü, tarım ve köy devrimiyle sosyolojik açıdan eş zamanlı yaşam tarzının ekonomik zihniyetidir. Ekonomik bir yaşam tarzıdır. Malsızlık-mülksüzlük esasına dayalıdır. Mallaşma ve metalaşma öncesi mallaşma ve mülkleşme karşıtı bir kültürdür. Hatta mallaşma ve metalaşmayı bilmeyenlerin kültürüdür. Mülkiyetçiliği toplumdan çalma ve hırsızlık olarak niteleyen bir kültürdür. Kullanım değeri esasına dayalı bir ekonomi formudur.

İlk bahçe eken, ilk ev yapan, ilk ekmek yapan açık ki “Ben bu evi kaça satarım, bu bahçede yetiştirdiklerimin kilosu kaça gider?” diye düşünmemiştir. Anti tekelci ve anti-hegemonik bir özelliğe sahip olan armağan kültürü, uygarlık öncesinde mal satımı ve değişimi yokken, mal ve mülk yokken, karşılıksız vermeye ve paylaşıma dayanan ekonomik bir yaşam şeklidir. İnsanlar bu ekonomik yaşamda en sevdiği şeyi, en sevdiklerine hiç kaygı duymadan verirdi. Vermek, ihsan sahibi olmak esastı. Kendinden olan bir şeyi, emek katarak yarattığını başkasına armağan sunmakla toplumsal yüceltme sağlanırdı. İnsanlığın tarihinde temel olarak yaşanan bu yaşam tarzı, bugün tam tersi bir gidişatı yaşıyor. Neolitiğe karşı yapılan karşı devrim, ekonomiye de yansıyordu. Ekonomi olmayan tüm ahlaksızlıklar, çalma-çırpma, soygun, gasp, hırsızlık, faiz ekonomi olarak kabul ettirilmek istenirken, ekonomi olan gerçek ekonomi ve onun kültürü insan yaşamından silinmek üzere, can çekişiyor. Temel toplumsal bir gelenek, şimdi çok basit bir eyleme indirgeniyor, değerli bir varlığını başkasına veren ‘enayi’ yerine konuyor. Kendisi için biriktirmeyen ayıplanıyor, armağan kültürü ise çok sembolik bir şekilde para ile alınıp satılmaya dayalı, ticari bir meseleye dayandırılıyor. Geleneksel toplumsal ekonomi, bir kâğıt parçasına kurban ediliyor. Sevgililer günü, anneler günü vs. adı altında armağan kültürüne büyük bir hakaret ediliyor. Kullanım değeri olan her şey metalaştırılıyor, mallaştırılıyor. El emeği göz nuru ile yapılan her üretim ucuz ya da pahalı fark etmeksizin tezgâha-reyonlara düşüyor. Sorun ucuz ya da pahalı oluşu değil bir ederinin oluşuydu. En temel yaşamsal insan ihtiyaçları pazarlama konusu olmuşsa orada insanlıktan düşme, toplumsallıktan kopma var demektir.

Toplumun varlığı ve gelişimi için üretim

İlk üretici olan neolitik insanları asla üretimlerinin bir fiyatı-pahası, o anlamda bir karşılığı olabileceğini düşünmediler, tahmin etmeliyiz ki, onlar için karşılığı olan değersizdir. Değiştirmek bile doğru bir tutum olmasa gerek… Üretimine bir fiyat koyarsa toplumsallıktan bir kopuş yaşanır. Çünkü toplumsallık içeren üretim bir diğeri, başkası için yapılır. İnsanlar, toplumun varlığı ve gelişimi için üretirler. Bu yüzden kıymetli bir şeyin kıymetini kanıtlamak manevi ve toplumsal bir yaklaşım ister. Maddi ve bireyci yaklaşımlar daha çok kıymetsizlik katar. Kullanım değeri olan şeyleri satmak ya da satın almak o şeyi değersizleştirir. Kendine ait görmek ise sadece kendini değerli görmek anlamına gelir. Toplum için üretilen bir değeri topluma armağan etmek en özgürlükçü ekonomi anlayışıdır.

Önder Abdullah Öcalan, “Toplumsal gerçeklikler inşa edilmiş gerçekliklerdir” diyor. O zaman biz de neolitiğin bize armağan ettiği bir ekonomi biçimi olan armağan kültürünü yeniden inşa edebiliriz. Yeni ve özgür yaşam inşasının ekonomik temelini gerçeğine uygun olarak yeniden kurabiliriz. Armağan kültürü ve ekonomisi ile kapitalist moderniteyi boşa çıkarabiliriz. Kendi demokratik ve özgür yaşamımızın inşasında toplumsal ekonomimizi armağan kültürü ile kurabiliriz. Değerli olanı değerli olana vererek, sermaye düzenine inat, toplumun ihtiyaçlarını temin edebiliriz.

Metalaşmaya karşı armağan kültürü

Gerçek üretenler olarak kar amacını düşünemeyiz. Bu anlayışa uygun bir siyaset ekonomisi, kültür ekonomisi ve toplumsal ekonomiyi yeniden ortaya çıkarabiliriz. Barınma, beslenme, giyim, ulaşım vb. tüm toplumsal ihtiyaçların karşılanması için örgütlenmek, toplumsal ekonomimizin durumunu ortaya koyacaktır. Çünkü ekonomisiz bir toplumsal mücadele düşünemeyiz.

Bu anlamda ve çerçevede Kürdistan coğrafyası ve toplumunun dünya geneli açısından daha özgün bir durumu vardır. Yukarı Mezopotamya başta olmak üzere, Kürt toplumunun yaşadığı topraklar, ekonomiyi yaratan topraklar günümüzde büyük bir ekonomisizliğe mahkûm edilmek istenmektedir. Dili yaratanları dilsizliğe, kültürü yaratanları nasıl kültürsüzlüğe mahkûm edebilirler? Yapmamız gereken, bu ekonomisiz bırakılmışlığa doğru bir ekonomik anlayışıyla yanıt vermektir. Armağan ekonomisinde ve kültüründe işçileşmeme esastır. Emeğini satmayan insan bizim için kutsal insandır. Çünkü emek kutsaldır. Kutsal olan satılmaz. Kutsal olan, değerli olan dağıtılır. Gereksinimden fazlasının biriktirilmesinin ayıp olarak algılandığı bir yaşam inşa edebilirsek, toplumsal bir ekonomiyi de inşa etmiş olacağız. Metalaşmaya karşı armağan kültürünü örgütlemeliyiz. Artık ‘benim, bana ait’ vb. sözcükleri kullanmak dahi bize rahatsızlık vermelidir.

PKK’nin 1970’lerin dünyasında hegemonik sistem olan kapitalist moderniteye karşı ortaya çıkışı, toplumsal anlamda dağıtılmışlığa verilen yanıt olarak “Biz”dir. Önder Abdullah Öcalan “Biz” kavramını Newroz çağrısında bütün açıklığıyla ortaya koydu. Biz “Demokratik ulusu”, “Biz toplumsal bütünleşmeyi”, “Biz Armağan kültürünü” yaşatanlarız. Bu yaşayan kültür; üretim ve fikriyle, kol ve kafa gücüyle kâr olgusuna olanak tanımaz bir kültürdür. İnsan gereksinimlerinden fazla şeyleri armağan kültürü ve ekonomisiyle, demokrasi esasına dayalı ideolojik bir yaklaşımla topluma dağıtarak paylaşır.

Armağan kültürünün yerine mal ya da parayla değiştirme kültürünün geçmesi medeniyet buluşudur. Bu buluş, bireyciliği körükleyen, toplumsallığa darbe vuran bir buluştur. Oysa insan yaptığı her şeyi başkası için yapar. İnsan bir diğer insan için yapar. Bugün halk kültürü içerisinde armağan kültürü bütün canlılığıyla yaşamaktadır. Toplumsal gelenek modern yaşamın geriliklerine kendine has biçimiyle ve özellikleriyle direnmektedir.

Armağan maneviyatı ifade eder

Armağan verme geleneği toplumsal birçok olay ve olguda yaşar. Yeni doğan çocuğa hediye götürme, evlilik yapanlara, borcu olanlara yardım etme, ölen birisinin ailesine destek sunma, yeni ev alan birine katkı sunma, bayramlar, felaketler ve benzeri durumlarda yardım etme, yemek verme ve dağıtma, bereketi arttırmak için yapılan değişik etkinlikler ve benzeri birçok faaliyet armağan kültürünün birkaç örneğidir.

Armağan kültürü toplum içerisinde var olan ve yaşayan bir kültürdür. Herhangi bir parasal mübadeleyi içermeyen bu tarz faaliyetler, kesinlikle toplumsal birliği ve bütünlüğü güçlendiren, beraberlik duygusunu besleyen faaliyetlerdir. Kapitalist modernitenin herkesi kendi yalnızlığına mahkûm etmek istediği bir çağda bu demokratik davranış biçimleri yeniden esas alınarak daha kapsamlı ve örgütlü olarak yaşamsal kılındığında büyük demokratik hareketlilikler ortaya çıkacaktır.

Armağan kültürü anti-metalaşma yaklaşımı içerir ve kıskançlık, bencillik gibi çarpık duygulanımlar yerine halk içinde paylaşımcı, dayanışmacı, birbirine karşı güven geliştirmeyi sağlar. Bu yüzden toplumsallığı güçlendiren bir kültürdür. Biriktirmeyen, veren insan ile biriktiren, kendisine saklamak isteyen insan arasında ciddi bir kişilik farkı oluşur. O insanların katıldığı toplumda parçalanma-birlik olma duyguları arasında gözle görülür bir özgelik oluşur. Özge insan, kapitalist modernitenin sıradan kılmak istediği, tek tipleştirmek istediği, “Sürü” insan tipine büyük bir darbedir.

Kapitalist modernite toplumsallığı parçalayarak yaşam buluyorsa ona karşı en büyük direniş, toplumsal birliği ve ahlakı yaratmak ve açığa çıkarmaktır. Toplumda herkesin kazanması ve sermayenin bir yerde toplanmaması, tüm toplum için kazanç getiren bir ekonomik biçimdir. Neolitik toplumdan bugüne kadar bütün saldırılara karşı kendini koruyarak yaşayan armağan kültürü, tüm toplumun yeniden inşasında demokratik kurtuluş ve özgür yaşam çalışmalarında temel bir ekonomi biçimi olarak buluşulmayı bekliyor.

Evrensel semah

Kapitalist modernist yaşam ilişkileri kâr ve kişisel çıkar temellidir. Demokratik toplumun esas aldığı armağan kültüründe ise komünallik ve paylaşım esastır. Toplumsal fayda esastır. “Bereket versin, Allah razı olsun, şükür karnımız doyuyor” gibi toplum içerisinde çok basit, fakat anlamlı cümlelerde de hep bu toplumsallık vardır. Ortadoğu toplumlarında olduğu gibi diğer toplumsal gruplarda da bu tarz kültürel özellik vardır. Kızılderililerdeki “Servet öldürme” diyebileceğimiz, “Potlaç Kültürü” ve bu kültürün bir ay süren şenlikleri de armağan kültürü ve birikenleri dağıtma kültürünün bir parçasıdır. Yine “Kula Döngüsü” adı verilen ve armağanı, değiş-tokuşu içeren toplumsal ekonomi hareketleri, son zamanlarda ortaya çıkan ortak kullanım hareketleri bu tarz kültürel biçimlerdir. Ama hepsi kaynağını neolitikten alır ve capcanlıdır.

‘Kimseye minnet duymamak’ gibi şekillerde bazen içimizde de dile gelen anlatım tarzlarının ne kadar yanlış olduğunu fark etmek dahi önemlidir. Minnet, gönül borcudur. Birinin birine gönül borcu duyması karşılıklı iyilik yapma, meta-mal olarak andığımız eşya denilen ama aslında manevi anlam yüklü ve kullanım değeri olan şeyleri bir başkasıyla paylaşma ayıp olmasa gerekir.

Armağan kültürünü yaşayan insanların eylemleri, kapitalist modernitenin bireyci ve bencil duruşlarına karşı çok anlamlı ve maneviyat dolu eylemlerdir. Toplumlar böyle kendini koruyor ve savunuyor. İlişkiler güçleniyor ve herkes birbirini düşünüyor. İnsanların birbirine bağlı olması güzel bir şeydir. Örneğin Önder Abdullah Öcalan’a, şehitlere, gerillaya; bizler de halklara, demokratik topluma bağlıyız. Demokrasi hareketleri de birbirinden kopuk değildir. Yaşamın, kâinatın kendisi böyledir. Evrende her şeyin birbiriyle bir bağı vardır. Atomlardan, en büyük yapılara kadar her şey birbirine bağlılığı kutlar tarzında hareket etmektedir. Evren bu temelde adeta semah dönmektedir. Bizim yapmamız gereken bu evrensel semaha doğru bir katılım sergilemektir.

Abdullah Öcalan Sosyal Bilimler Akademisi

On Haziran 20th, 2014, posted in: Jineoloji, KJKONLINE by